Mahkeme Kararları, Toplum ve İnsan Akıl Sağlığı

Adaletin tesis edilmediği ülkelerde toplumsal ruh sağlığından ve ruhal açıdan toplumun sağlıklılığından söz etmek mümkün değildir. Bunun sebebini açıklamaya çalışayım. Bunu neden şimdi konu olarak belirlediniz hocam derseniz? Belirledim çünkü şu son aylarda adalet duygumuzu sarsan mahkeme kararları birbiri arkasına geldi.

Aslında sadece bu döneme de ait olmayan bu tür karar ve uygulamalar ömrümüz boyunca hep yüreğimizi burktu. Siyasi davaları es geçmiyorum bakın. Hepsi aklımda, artık tarihleri silikleşsede zihnimizde, tarihlerine bakmak zorunda kalsak da hepsi hatırımda.

Özellikle şiddet ve insan öldürmeyle ilgili davalarda duyarlılığımız tavan yaptığı için bu gün bu konu üzerinden devam ediyorum. Bir de siyasi hale gelmiş davaların, hukukun, adaletin alet edildiği aslında hukuk dışı siyasi hesaplaşmalar olduğunu biliyoruz hepimiz. Eskiden de öyleydi. Onlar da yüreğimizi burktu. Pek çok meseleyle ilgili mahkeme kararı, idari kararlar mesela darbelerde, darbecilerin aldıkları kararlar, darbe dönemi mahkemelerinin aldığı kararlar gibi kararlar bizim kuşak için en azından kabul edilemezdi. Bazısı nefretlikti. Bazısı insanlık dışıydı.

Ne yazık değil mi? Ömrümüz bunlarla, adalet duygumuzun zedelenmesiyle geçti. Bedbahtız…

Aradan yarım asırdan sonra bile benim yakındığım hukuksuzluklardan, adaletsizliklerden yakınanların iktidar olduğu bugün de benzer şeyleri yaşıyoruz. Onlar da temsil ettikleri kesimlerle birlikte hukuksuzluğa adaletsizliğe uğradılar, bunun için savaştılar.

Bunu da abartmıyorum onların da bunu yapması gerekiyordu. Bu toplumda, bu topraklarda, tarihin her döneminde ayrımsız her kesim, her grup, her siyasal görüşe ait topluluklar, her etnik grup haksızlığa uğramış ve hakları için “savaşmışlardır”. Ancak önemsediğim bir şey var bugün iktidar ve temsil ettiği toplum kesimleri için o da şudur: Demokrasi içerisinde kalarak mücadele edebilmiş olmalarıdır. Bu siyasi tarihimiz içerisinde önemli bir gelişmedir.

Bugün adalet konusunda iktidarın geldiği noktanın olmak istedikleri nokta olmadığını düşünüyorum. Benim için de aklı başında herkes için de olunması gereken nokta bura değil. Adaletin tesisi açısından yürümemiz gereken çok uzun bir yol var gibi görünüyor.

Bu iktidar başımıza çok şey geldi olumlu gelişmeler için süreç biraz aksadı, pondemi oldu, dünya ekonomik krize girdi diyebilir. Evet geldi, bazılarını kendi başlarına kendileri de getirdiler ve çanak da tuttular, başlarına gelen örneğin darbe gibi şeylerin zemini onlardan önce de çoktan hazırlanmıştı. Aldatıldıklarını da sonradan anladılar. Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak bunlar en azından adaletin tesisinin gecikmesi için haklı nedenler değildir.

Ne ilginçtir ki adalet, hukuk arayışı iktidar olunca unutulan konuların başında geliyor. Bu durum kişisel bir sorun değil tedavi edilmesi gereken bir psikopatoloji. Ben bu durumu sadece bu iktidarın sorunu olarak da görmüyorum. Onu da belirteyim. Muhalefeti iktidarıyla tüm toplumun sorunu olarak görüyorum. Bu makalede bunu anlatmaya çalışacağım.

Bilgi, görgü, bilim, ilim olmadan bu sorun düzeltilemez. Ha bunu söylerken muhalefet daha bilgili, görgülü, ilim, bilim sahibi de diyemiyorum, keşke olsalar. Cahillik beyni hasta eden bir durum. Cehalet, ucundan kıyısından, az veya çok bu toplumda herkese her kesime sirayet etmiş durumda. Hani her konuda da bilim, ilim sahibi de olamayız o da doğru. Hemen hasta olarak görme Oğuz hocam diyebilirsiniz. Doğru ama o zaman da derhal hastalığınızı tedavi etmelisiniz. Bilgilenmelisiniz…

Şimdi, adalet tesis edilmediğinde, adalet duygumuz zedelendiğinde neden ruhsal açıdan hem bireysel hem toplumsal olarak sağlıklılıktan söz edilemeyeceği konusuna gelelim….

Hukuku bozuk bir toplumda, adaletsiz bir düzen içinde yaşamak, iç dünyamızda da iç hukukumuzun ve düzenimizin bozulması anlamını taşır. Bulunduğunuz yerde, toplumda veya ülkeden hukukun ve adaletin olmadığını düşünün. Pek çok olay olup adaletin tesis edilmediğini… Vicdanınız bazı kararların, bazı söylemlerin yanlış olduğunu söylüyor. Öte yandan taraf da olmak zorunda kalmışsınız. Bir tarafı tutarken vicdanınızın sızlamasından söz ediyorum. Bu çelişki iç hukukunuzun bozmayacak mı? Bozacak… Bozulduğunda aynı haksızlıklara siz de uğrayabileceğiniz gerçeğiyle yüzleşmeyecek misiniz?

Evet…

Peki bu iç çelişki sizi güvende hissettirecek mi?

Hayır…

Kendinizi güvende hissetmiyorsunuz ve haksızlığa vicdanınız hayır dese de göz yummak veya duymazdan bilmezden gelmek zorunda hissetmeyecek misiniz?

Evet…

Bu durumda kendinize saygı duyar mısınız?

Hayır…

Duyulmasını bekler misiniz?

Hayır…

Bu kararları alana haksız uygulama yapanlara saygı duyabilecek misiniz?

Hayır…

Ben size söyleyeyim adaletin tesis edilmediği durumda hissedebileceğiniz duygular kendinize, karar alıcılara, uygulayıcılara saygı ve güven değil endişe, kaygı, korku, yani anksiyete, saygı ve güven yitimi olacaktır.

Peki korkan insanın her hayvan gibi ya saldırgan ya da boyun eğici olduğunu biliyor musunuz? Saldırganlığın ve boyun eğiciliğin daha çok alt beyin ve beyin sapında yerleşmiş olan otonom sinir sistemi tarafından yönetildiğini biliyor musunuz? Evet bu insanlar alt beyin bölgelerinden ve beyin sapından yönetiliyor.

Boyun eğen bir insan görürseniz aklını (yani korteksini, üst beynini) kullandığını düşünmeyin. Bırakın kendisi öyle düşünsün. Gerçekte kullandıkları beyin bölgeleri çıkarlarla ilgilidir beyin yapılanmasında en alt düzeye, sürüngen beynine tekabül eder.

Bir toplumu adalet duygusunu zedeleyerek sürekli endişe, kaygı, korku, güvensizlik içinde tutmak ne anlama gelir? Terörize etme anlamına gelir.

Bu durumda başka bir terör örgütüne gerek var mıdır? Yeri gelmişken bu soruyu da soruverelim.

Yoktur…

Teröristseniz yarattığınız korku ve dehşetin hangi beyin bölgesine hitap etmesini bekliyorsunuzdur? Sürüngen beyninize ve beyin sapına.

Terörize edilerek korkutulup endişeye sürüklendiğimizde korteksimiz dolayısıyla değerler, inançlar sistemimiz devre dışı kalır.

Siz adaleti sağlayamayanlar, belki de sağlamayanlar olarak örgüt gibi algılanmaya başlarsınız hatta öyle de davranırsınız ki bu parelel devlet yapılanmasında yaşandı. Devletin içinde bir yapı organize bir yapı olarak kendi amaçları ve çıkarları doğrultusunda organize bir biçimde hareket etmeye insanları öldürmeye, hapse atmaya, yargılamaya, itibarsızlaştırmaya, soruları çalmaya, haksız kazançlar elde etmeye başladı sonrada vatanı milleti de satmayı amaçladı.

Adaleti tesis etmezseniz bir süre sonra sizin korteksiniz de devre dışı kalır. Dolayısıyla sizin de değerler sisteminiz çöker. Çünkü adalet mantık, matematik ve akıl demektir.

Kısaca adaleti olmayanın iktidarı da olamaz. Korkuyla kurulan iktidar iktidar denmez.

Keser döner sap döner gün gelir devran döner. İşte devran döndüğünde de saygı duyulan biri misiniz o zaman esas iktidarsınız demektir.

Adaletin tesis edilmediği yerde tehlike sürer. Siz parelel olmasanız bile birileri parelel olmaya heveslenecektir. Adaletin yarattığı boşluğu otoritemizle, kendi adaletimizle dolduracağımızı zannetme bir yanılsamadır.

Stockholm Sendromu

Tecavüzcüsüne bile aşık olan insanlar vardır bu dünyada ama biz biliyoruz ki bu bir hastalıktır. Dolayısıyla korkudan doğan saygının veya sevginin, aşkın ne derseniz adına artık, gerçek olmadığını burdan çıkarabilirsiniz. Stockholm sendromunda alt beyniniz tüm beyninize, aklınıza hakim olmuştur.

Parelel devlete mesela beyin sapınız ve sürüngen beyninizle önce aşık olur sonra başınıza geleni birgün üst beyninizle anlar sonra da onlardan nefret edersiniz. Çünkü size parelel yapılar tecavüz etmiştir. Bu gerçekle çok sonra yüzleşirsiniz. Aklınız sonradan başınıza gelir. Çünkü korteksiniz sonradan devreye girer. Girer de ne olur ki? Ancak aldatıldığınızı anlamış olursunuz…

Bu aldatılma tabii ki sadece iktidarın başına gelen birşey değildir. Aldatma da sadece parelel yapılar için geçerli değildir. Her gün her an insanlar bu tür aldatılmalarla yaşamaktadırlar. Akıllarını kullanamadıkları, beyin sapıyla, sürüngen beyin bölgeleriyle hareket ettikleri için.

Birine gösterdiğiniz saygının veya hoşgörünün gerçekten saygı ve hoşgörü olması için kendinize olan saygıyı bozmaması ilk koşuldur. Oysa ki korkudan doğan hoşgörü ve daha ağırı boyun eğiciliğin ruhsal sonucu bu değildir.

Korkunun doğurduğu boyun eğicilik, sorgulamama, karşı çıkamamama, tırnak içinde adı saygı bazen hoşgörü diyebilirsiniz, aslında özü itibariyle ne saygıdır ne hoşgörüdür. Sadece insanın şahsiyetsizleştiği bir durumdur. Saygıyı duyanın da duyulanın da şahsiyetsizleştiği bir süreçten söz ediyorum dikkatinizi çekerim. Tiyatro bittiğinde bu şahsiyetsizlik birden ortaya çıkacaktır.

Psikopati

Saygının hakim olmadığı yerde ruhsal açıdan sonuçlardan biri psikopatik dejenerasyondur. Yani değerlerin ortadan kalkması.Tecavüzcüsü kadar psikopat olmak, hatta eziyet edenden güç bulma, onun gibi olma ve onun değersizleştirdikleri içinde şahsiyetin eriyip gitmesi. Onu, kendini, başına geleni anlamaya çalışırken yani empati yaparken empatinin özdeşime dönüşmesi. !!!!!! Adına aşk veya saygı diyin ne önemi var. Stockholm sendromu yani. Düşmanına benzeme. Suçluya benzeme. Onun gibi hissetme ve olma isteği.

Şimdi bu gözle mahkemelerin ve yargıçların durumuna bakın şimdi.

Fark var mı gereksiz ceza indirimi yapıp kendisini ve toplumu suçluyla empati yapmaya zorlamaya. İndirimin adı haksız tahrikmiş. Kıravat takmaymış, Saygılı olmaymış (mahkemelye boyun eğme). Boyun eğme değil uyanıklık da sürüngen beyinle hareket edenler bunu saygı olarak alırlar.

Düşünün müslümanlar olarak “”İşime, Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla başlıyorum” deriz. Bunu derken Allah ile kurduğumuz ilişkide bile hissettiğimiz korku değildir. Onun koruyucu, kollayıcı, sarıp sarmalayıcı adaletine güvendir.

Hangi ölümlü bundan daha fazlasını hakeder ki? Haksız, cani olduğunda bile saygıyı, güveni hakeder. Hele hele suç işleyen biri.

Bunlar var ya bunlar “Benim Allah’tan başka kimseye verecek hesabım yok” diyip yoluna devam ederler bir de. Klinik deneyimlerimiz bu lafı en sık kullanan insanların psikopati seviyesi en yüksek olan insanlar olduğunu bize göstermiştir. Sırayı beklemeden en öne geçmeye çalışanlar gibi… Ahirette bile sıranın önüne geçmeye çalıştıkları açıktır. Önce bir bu dünyada utan, sıkıl, yüzün kızarsın, yerin dibine geç sonra Allah’a hesap ver.

Yok önce Allah’a. Hiç kimseye de hesap vermez bunlar.

Din anlayışları değil ahlak anlayışları kendilerine orda da bir ayrıcalık ve öncelik tanır kendilerine. Dinle, imanla bir ilgisi yoktur bu lafların manası psikopatiyle çok yakından ilgilidir. Ben dindar birisi değilim ama maneviyatım, moral değerlerim vardır. Din içindeki anlamı da din alimleri daha iyi yanıt verebilir ama bir psikiyatrist olarak olsa olsa kendini ancak Allahla muhatap olacak kadar büyük zannetme ve bir anlamda eş koşma olabilir.

Evet söylenecek o kadar çok şey var ki.

Saygı ve güven yitiminde psikopati düzeyimizin artması bir olasılıktı.

Literatür, bize saygının ve güvenin yitiminde başka bir sonucun da depresyon olabileceğini söyler. Çünkü depresyonu depresyon yapan iki temel unsur vardır. Bunlardan ilki benlik saygısı yitimi, ikincisi ise suçluluk duygusudur. Adalet duygusu sarsıldığında kendisine saygısını yitiren insan yaptıklarından emin olamayacağı için suçluluk duygusu peşi sıra gelir, ruhunu suçluluk ve obsesif biçimde suçluluk korkusu sarar. O yüzden de boyun eğer zaten. Boyun eğdiğinin kendisini koruyacağını düşünür. Aksi gibi boyun eğdiren de racon gereği onu korur. Eğer siz iktidar sahibiyseniz ve bunlardan bihaberseniz suçluyu korursunuz. Kendinize göre racon kesersiniz. Ceza indirimleri yaparsınız. Yapılmasına göz yumarsınız. Mesela… Tersini de yapabilir, uzaktan etkinizle ceza verdirtebilir, ceza verilmesinin yolunu gösterebilir, haksız cezalara göz yumarsınız. Bunun size faydası olabilir mi? Eğer akılsız değilseniz olmadığını bir gün anlarsınız. Kesinlikle anlarsınız…

Adaletle oyun olmaz.

Toplum olarak kanunlarıyla, mahkemeleriyle, yargı unsurlarıyla suçun ve suçlunun arkasında durmak veya bu görüntüyü vermek nedir?

Yargının stocholm sendromu. Suça, suçluya, arkasındakilere, tanıdıklara, ya da içindeki suçluya boyun eğme. Böyle de yorumlanabilir. Tamamen her olayın gerçeği budur demiyorum ama psikolojik olarak göz önünde tutmamız gereken bir meseledir bu.

Şu “haksız” tahrik indirimini her durumda kullanmamak gerektiğini anlasalar iyi olacak.

Toplumsal Depresyon

Toplum olarak benlik saygımızın ve bulunduğumuz toplumda insanlara ve kendimize yönelen saygımızın yok olmasına izin vermek görüldüğü gibi ya hastalıktır ya da aptallıktır. Bu sebeple adaletin tesis edilmesini hepimiz istemeliyiz. Aksi takdirde saygı yitimiyle seyreden depresyon, psikopatinin yükseldiği ruhsal durumlardan daha ehven olsa bile hiç bir işe yararlılığı yoktur.

Paran varsa adamsın yoksa hiçbirşeyin olmadığını anlarsın. Budur işte en iyi sonucu, paran varsa adamsın yoksa hiçbirşey olmadığını anlarsın. Adalet ve insana, topluma saygı en değersiz şeyle yer değiştirir. Kısaca aç gözlülük, para hırsı bir toplum için aslında depresyon göstergeleridir. Refah düzeyin artmış görünür ama görgüsüzlüğün, aç gözlülüğün, moralsizliğin, hiçliğin dibini bulursun.

Değersizleşen insanın ve toplumun değerini en değersiz şeyde aramasıdır aç gözlülük, para hırsı, parayla adam olma, görgüsüzce, altyapısız, kültürsüz, görgüsüz güçlü olma… Olduğunu düşünme. Parayla adam olma. Bu kapitalizmin değil insanın ve insan aklının sorunudur. Bir tür hastalıktır.

Racon Ne Demek?

Şimdi yeri geldi racon ne demek bir ele alalım. Devletle, toplumla, ahlakla, insanlıkla ne ilişkisi var onu biraz açalım.

Psikopatlığın en tehlikeli tarafı ahlakının değil kendine göre bir raconunun olmasıdır. Adam haraç toplar ama borcuna sadıktır mesela bunla da övünür. Ben hocam dürüstüm, borcuna sadık bir adamım der. Mesela baba parası yiyordur. Babasının parasına güvenip borçlanmıştır. Babasına “sen adam değilsin ben o borcu ödeyeceğim ulan, sen de o parayı paşa paşa vereceksin” paşa paşa gidip oy vereceksiniz demek gibi ama diyebilir.

Ahlaki dizgeden bir ögeyi çıkarmış ve tekrar bildiğimiz değerler sistemini kendine göre kurgulamıştır, dolayısıyla kendi ahlakını yani raconunu yaratmıştır. Normalde karaktersiz olacakken bu yapma ve yapay ahlaka bağlılığı ortaya koyar ve karaktersizliğin yerini racon alır.

“Eeee milletin parasını çalıyorsun. Haraç kesiyorsun bu nasıl dürüstlük?” diye soramazsın. Sorarsan da Allah’dan başka kimseye hesap vermeyeceğini söyler. Ahlaki dizge çoktan ahlak olmaktan çıkmış; o ahlak mülkü haline gelmiş, kuralları ben koyarım densizliğinin adı racon olmuştur.

Toplum olarak biz böyle benimsediğimiz bir raconla mı ayakta duracağız yani? Ahlaki dizgeden birkaç şeyi çıkarıp yolumuza öyle mi devam edeceğiz. Kendi ahlakımızı kendimiz mi kuracağız. Mahkemeler kendi raconuyla mı hareket edecek. Kimseye hesap vermeden, yüzümüz kızarmadan, yerin dibine geçmeden ite kaka öne geçip Allah’a “ben kimseye hesap vermedim bak sana hesap veriyorum diyerek” töbe haşa demek lazım onu onurlandıracak mıyız? Onurlandıracağını sanan densize ceza indirimi mi yapacağız.

Racona uyarsan indirim alırsın mı diyor bu mahkemeler? Bunu söylemeye hakları var mı? Mahkemeler yoluyla mı organize suç örgütleri kuracağız? Suç örgütünün temellerini suçluyu hoşgörerek mi atacağız? Onlara ayrıcalıklı yerler mi tahsis edeceğiz toplumda?

Bu söylediklerimin hepsi için yargının her kademesinde yer alan hakimler, savcılar eğitilmelidir. Siyasiler bu söylediklerimin ne anlama geldiği konusunda eğitilmelidir.
Suçlulardan korktukları için bu indirimleri yapıyorlarsa korkmamalıdırlar. Yok kendi raconlarını kesiyorlarsa buna hakları yoktur.

Mahkemeler bireysel haklarımızı, hukukumuzu korurken korumak zorunda oldukları en önemli şeylerden biri belki de en önemlisi kamu vicdanıdır. Vicdan demek saygınlık ve başkasına saygı demektir. Vicdan demek, empati demektir, merhamet demektir, insanlık demektir. Vicdan ruh ve akıl sağlığımızın en temel ögelerinden biridir ve bireysel psikoloji de süperego olarak adlandırılır. Süperegomuzun yani bireysel vicdanımızın kaynağı da toplumsal değerlerdir. Kamu vicdanı dediğimiz şey bu değerlerle yoğrulur, bu değerleri içinde barındırır, toplumsal moralimizi, maneviyatımızı tıpkı bir deniz feneri gibi ayakta tutar, çıkıp tepesine oturmamız gerekmez o kadar da doğru dürüst olamayız ama o deniz feneri işte topluma, bizlere yol gösterir. Zedelenmemesi, yıkılmaması gerekir.

Yoksa yolumuzu şaşırırız. Şaşırırsak da tekerler birgün rayından çıkar. Tren devrilir.

Toplumsal moralle, adalet duygumuzla oynayan kamu vicdanını rahatsız eden her türlü idari ve yargısal kararlar ve uygulamalar kasti olmasa bile, masum olarak kabul edilmemeli en azından akıllıca bulunmamalıdır. Eğer o kararlara haklı diyorsanız da nedenini bilimsel olarak bize anlatmakla yükümlüsünüz.

Adalet duygusunu ve güveni, kamu vicdanını zedeleme terörizmin de kullandığı önemli araçlardan biridir. Terörizmle yıllardır uğraşan bir ülke olarak bu boyutu da gözden kaçırmamak gerekir.

Ülkemizdeki idari yapıları, idarecileri ve mahkemelerimizi kasti bir tutum alış ve davranış içinde olma çerçevesi içinde görmediğimi, görmek istemediğimi bu hususta onları tenzih ederek sözüme devam edeyim. Eleştirmeye hakkımız var ancak birşeyi yapalım derken birşeyleri de yakmaya hakkımız yok. Biz yine de mahkemelere, adalete güvenmeye devam etmeliyiz çünkü bu güven adalet duygumuzun temelini oluşturur. Kökü de bizdedir. Bu güvenden asla vazgeçmemeliyiz. Bunu hatırlattıktan sonra yine söyleyeceklerimi söyleyeyim.

Eğitim Şart! 🙂

Son zamanlarda özellikle bireysel ve kadına yönelik şiddet olaylarında giderek artan sayılarda rahatsız edici, vicdanları yaralayan mahkeme kararları tüm toplumun dikkatini çekmektedir. Tutuklayıp bırakmalardan tutun, bırakmayıp tutulamalara, tekrar bırakıp salmalara, salıp tekrar tutuklamalara kadar tutarsız, ceza indirimlerine kadar pekçok haksız görünen uygulama bir psikiyatrist olarak söylüyorum kendi ayağımıza sıkma niteliğindedir.

Bu noktada bir uyarı yapmak zorundayım. Belki Oğuz hoca aslında siyasete, siyasilere, mesaj yolluyor ama bu olayları vesile ediyor denebilir. Bunu da yapabilirim, yapıyorum da zaten. Ancak taraf olarak değil.

Ben insan ruh sağlığı ve hastalıkları üzerinde çalışan. Toplum psikiyatrisi, sosyal psikiyatri, toplum ruh sağlığı, toplum psikolojisine de kafa yoran bir insanım. O yüzden yazıyorum.

Bugün adını, burda bilerek dillendirmediğim hunharca öldürülüp, yakılan ve betonlanan kızımızın davasında olduğu gibi adaletin eninde sonunda tecelli edeceğine inanıyorum. Ancak bunu bilgi eksikliklerimizi ve cahilliğimizi gidererek yapabileceğimize inanıyorum.

Okuyucuya Uyarı! Burada sizlerle paylaştığım görüşlerimin genellemeden dikkatle değerlendireceğinizi umuyorum; her olay ve durumda birtakım kendine has yanlar ve bunlara bağlı değerlendirme farklılıkları olabileceğini aklınızda tutmanızı öneriyorum. Sizden taraftarlık beklemiyor sadece bilgilenmenizi istiyorum.

Evet hak hukuk gak guguk dememek için. Bilinçlenmemiz gerekiyor. Sadece toplum olarak değil. Yargı mensupları olarak da.

Belki yargı mensupları özellikle belli davlarda görev alacak hakim ve savcılar ciddi psikolojik değerlendirilmelerden ve eğitimden geçmek zorundalar. Adalet bakanlığı belki bu konuda da yargı paketine bir madde ekleyebilirler.